Menu

Ay Işığı... Özel

Selim Kaya, Türk atçılık tarihinin en özel figürlerinden birisi. Efsane jokey, çobanlıktan şampiyonluğa giden hikayesini Socrates Dergi’nin Ekim sayısına anlatmıştı.

Urfalı Kaya Ailesi’nin atçılıkla tanışma hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Ailemiz altı kuşak önce Hilvan’dan Elazığ’a göç etmiş. Şehrin o dönemki hükümdarı tarafından çok sevilmişler ve yaşamaları için kendilerine bir yer tahsis edilmiş. Aşiretimiz de yıllarca orada yaşamış.

Ancak yaklaşık 200 yıl kadar önce, büyük büyük dedem bir kan davası sebebiyle yargılanmış ve darağacına gönderilmiş. Tam idam edilecekken annesi bölgenin hükümdarına ricaya gitmiş, “Lütfen oğlumu bana bağışlayın” demiş. Biz o günden bugüne kadınlara çok değer veririz. Bir kadın ricaya geldiği zaman, kan için de olsa geri çevrilmez bizde.

Hükümdar dedemi affetmiş fakat Urfa’ya sürgüne göndermiş. Amca çocukları ise Elazığ’da kalmış. Kaya Ailesi, o günlerden beri Elazığ-Urfa olmak üzere ikiye ayrılmış durumda. Ben Urfa tarafına mensubum. 500 kişilik bir aileyiz, hemen hemen herkesin atı var. Dedelerimiz hep at sırtındaymış. Babamın da -en zor dönemlerinde bile- hep atı oldu, onun için çok büyük bir sevdaydı. Zamanında cebinde beş parası yokken atını satmamak için Adana’dan Urfa’ya yaya gelmiş bir adamdan bahsediyorum...

Babanız at sevdalısı, abilerinizden birisi de jokey… Selim Kaya için bu tutku, hayatının hangi noktasında başladı?

Urfa’nın ıssız bir köyündeyiz. Yetiştiğimiz bölgede ne okul, ne elektrik, ne de yol var. Bizim oraların adedidir; çocuk doğduğunda, henüz birkaç günlükken dilek dilenir, kimisi camiye götürülür hoca olsun diye, kimisi tarlaya götürülür çiftçi olması için, kimi de hayvan yetiştirsin diye koyun haline gider. Bir nevi göbek bağlama yani. Benim anam da gidip atların ahırına koymuş beni.

Zaten büyürken babamı görüyorum, abim Ali’yi görüyorum at üstünde... 4-5 yaşında abimin takımlarını giyer, “Ben jokey olacağım” diye evde gezinirmişim. Abimi 1988 yılında, Diyarbakırlı bir aile için at binerken kazada kaybettik. Yokluğun gözü kör olsun, üç kuruş paraya biniyordu zaten. Yol kenarında antrenman yaparken yanından damperli kamyon geçmiş. At da ürküp üstünden atmış bunu… Bize öyle dediler en azından. Ama babam üstüne hiç gitmedi, otopsi dahi yaptırmadı. “Benim oğlum ölmüş, bir de hasım sahibi mi olayım, geri mi gelecek sanki?” dedi. Öğrenmek istemedi nasıl öldüğünü...

Jokeylik konusundaki en büyük idolünüzün ‘İmparator’ lakaplı Süleyman Akdı olduğu doğru mu peki?

Rahmetli abim, vefatından önce İstanbul’a jokeylik lisansını almaya gelmişti. Orada tabii Süleyman Akdı’yı, Ekrem Kurt’u, Kazım Yıldız’ı görüyor. Efsane jokeyler bunlar. Fakat televizyon yok ki ben nereden izleyeceğim? Gel zaman git zaman, 1990’ların başında köye elektrik geldi de eski bir radyomuz oldu. Orada bir haber işittim: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk adına düzenlenecek koşu” diye.  Atları, jokeyleri sayıyorlar. Tabii Süleyman Akdı’yı duyunca bir heyecan bende...

3-4 kilometre ötedeki merkez köyümüzün muhtarında siyah-beyaz bir televizyon var. Amca oğlum Osman Abi de meraklı. Karar verdik, gidip Gazi Koşusu’nu izleyeceğiz. Fakat benim ayakkabım yok giyecek. Annem de o haziran sıcağında yola bırakmadı beni. Ağladım, sızladım ama nafile. Osman Abim gitti. Ben de onu köyün girişinde saatlerce bekledim, kazananı öğrenmek için. Abbas isimli atıyla Mümin Çılgın kazanmış. “Yahu nasıl olur da Süleyman Akdı geçilir” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Kazanmasını öyle çok istemişim ki…

Sizin İstanbul’a gelişiniz ve yarışmaya başlamanız nasıl oldu?

Sene 1992... Hayalimin peşinden İstanbul’a geldim ve tabii hemen hipodroma koştum. O gün ilk kez Süleyman Abi’yi gördüm. Atının üstünde, kısa boylu ama heybetli bir adam. Acayip bir karizması var. Başladık tabii yarışları izlemeye. Halis Karataş o dönem genç, yetenekli ve yeni yeni popüler oluyor. Kadir Altınöz, Ertül Cankılıç gibi usta jokeyler de var...

1993’te apranti olarak ata binmeye başladım. Jokey olmak için 50 yarış kazanmamız lazımdı. 48 yarış kazandım fakat iki yarış kala, Nimoş 2 adlı bir ata binerken büyük bir kaza geçirdim. Kafatasımda üç tane çatlak, her yerim kırık… Bahçelievler Yaşam Hastanesi’nde üç gün komada kalmışım, öldüğüme dair haberler çıkmış. Ama bizimki deli işidir biraz. Bir ay içinde ayaklanıp hipodroma döndüm. İki yarışı da hızlıca kazanıp jokey oldum. Hatta TJK (Türkiye Jokey Kulübü), bu hızlı geri dönüş ve başarılarım sebebiyle beni nice büyük ismin önünde ‘Yılın Jokeyi’ seçti. İlk yarışınızı, ilk ödülünüzü kazandığınız anları hiç unutmazsınız ya, ben de o gün kendimi dünyanın sahibi gibi hissetmiştim.

“Her büyük jokeyden bir şey öğrendim” şeklinde bir açıklamanız vardı. Büyük bir jokey olma yolunda ilerlerken kimlerden neler öğrendiniz?

Süleyman Akdı’dan çok şey öğrendim, en önemlisi hırsıydı, yenilmekten nefret ederdi. Ertül Cankılıç’tan yarış içinde sabretmeyi öğrendim. Kadir Altınöz’ün tekniği muhteşemdi mesela. Halis Karataş ise bana mücadele ruhunu öğretti. Benim gözümü açtığım jokeyler bunlar. Ancak hiçbirisine “Abi ne yapayım?” demedim. Kimse de bana “Oğlum şunu yap” demedi. Sadece izleyerek öğrendim. Kimse sana söylemez ne yapacağını, gidip sormazsan eğer. Gerçi ben kendime yakın ve samimi bulduğum genç kardeşlerime öğütler veriyorum. En başta da “Kabiliyet sadece birinci basamaktır” diyorum. Jokeylik, sporculuk basamaklarla dolu. Her gün yeni bir şey öğrenmek, çalışmayı bırakmamak lazım. Beyin değirmen gibidir, içine bir şey atmazsan kendi kendini öğütür. Gelişmeyen insanın yolu yol değildir. Nice yeteneklerin heba olduğunu gördü bu gözler...

Türk atçılığının son 20 senesine damga vurmuş bir rekabetin tarafları, Halis Karataş ve Selim Kaya birbirlerine nasıl bakıyor?

Hep söylerim, Halis Abi olmasa ben belki bugün burada olmazdım. Onunla yarışmaktan keyif alıyorum. Kendimi gerçek bir sporcu gibi hissediyorum. Misal, yıllar önce kucağıma alıp sevdiğim genç kardeşim bugün büyümüş ata biniyor. Ben onunla yarışsam, başarılı olsam ne olur? Ne keyif verecek bana? Zaten ben de o sporcu kimliğimi, şampiyon kimliğimi koyamıyorum ortaya. Galatasaray gidip Urfaspor’la oynasın, milyonluk futbolcuları girebilir mi havaya? Gidip Fenerbahçe’yle oynamalı, daha iyilerle mücadele etmeli ki keyif alsın takım... “At, atın yanında iyi koşar” diye bir söz vardır. Halis Karataş da benim için çok değerli. Bana hep hedef koyan bir abim oldu. Ama onun Selim Kaya hakkında ne düşündüğünü pek bilmiyorum açıkçası. Umarım bir gün, bir yerde denk gelir öğrenirim…

2004 yılında, sporu bırakma noktasına gelmiştiniz. Biraz detaylandırır mısınız?

Ben sistemle çok mücadele ettim. Güneydoğu’dan, çobanlıktan gelmiş, hayatında sadece altı ay okul okumuş birisi için de epey yol kat ettim. Bir senede jokey olmuşum mesela, 50 yarış kazanıp... O zaman haftada iki yarış günü koşabilirdik. Şimdi her gün iki şehirde yarış oluyor neredeyse. Ben iki sene, üç sene jokey olamayan apranti kardeşlerimizi görünce şaşırıyorum. Tabii hiçbiri zengin çocuğu değil, tıpkı benim gibi Anadolu’dan gelmişler ama şimdi jokeylik imkânları çok arttı. Ben o imkansızlıklardan çıkıp başarıdan başarıya koştum. Fakat hep ayrımcılık yaşadım.

Başladığım yıllarda, PKK’nın faaliyetleri sebebiyle doğudan gelen insana iyi gözle bakılmazdı. Hipodrom da bu ayrımcılığın güçlü yaşandığı yerlerden birisiydi. Mesela örnek vereyim; yarışta bir hatalı hareket yaptım diyelim, birçoğu asker emeklisi olan yarış komiserleri bana en ağır cezayı verirdi. E aynı hareketin, hem de daha ağırına ben de maruz kalmışım bir önceki hafta! Ama hakkımı aradığımda daha çok tepki görüyordum. Bu düzen yıllar boyunca sürdü. Sadece yarış değil, hipodroma giriş cezası dahi aldım. Araba bagajında içeri girip gece karanlığında kimselere görünmeden at çalıştırdığımı bilirim ben.

Adana Hipodromu’nda, benim vergimle çocuğunu büyüten polis, koluma kelepçe vurdu. Kardeşlerimle aramızda Kürtçe konuştuğumuz için uyarı aldık. Buraya gelen yabancı jokeyler aralarında İngilizce konuşmuyor mu sanki? Neler yaşadım, bir bilsen… Bir ara yılın yarısını cezalı geçiriyordum neredeyse. Herkesin bir hafta ceza aldığı yerde benim cezam iki hafta oluyordu. 2004’te Bursa’da yaşadığım olayla da ipler kopma noktasına geldi. Yarış esnasında genç bir kardeşimiz önüme geçti ve epey sert bir faul yaptı. Yarış bitti, gelip özür diledi benden ve aramızda tatlıya bağladık. Neyse komiserler çağırdı bizi, bana karşı yine tepkililer...

-Ne yapıyorsun Selim?

-Efendim, faul yapan arkadaşım benden özür dilemiş, siz niye böyle yapıyorsunuz?

-İfadeni ver, çok konuşma!

“Vermiyorum kardeşim!” dedim, bastım çıktım. Yahu versem ne değişecek? Değişmedi de nitekim… Sonra benim cezamı, beklediler beklediler, gidip Hatay Koşusu, Çaldıran Koşusu ve Cumhuriyet Koşusu’nun olduğu döneme koydular. İki ay sonra bu dediğim. Öyle bir ceza ki yarışlar Pazar ve benim cezam Pazartesi bitiyor. Bilerek o tarihe getirdiler. Bu benim kafaca kopma noktam oldu. 

O yol ayrımında hayatınıza çok özel bir at giriyor… Ondan biraz bahsetmek ister misiniz?

Evet, Kafkaslı… Bir at, ölmüş durumdaki Selim Kaya’yı yeniden yarattı. O olmasaydı çoktan bırakmıştım ben. İlk anda kendini çok belli etmedi. Ayağında kırık, eklemlerinde sıkıntı olan bir taydı. Remazan Abim onu 50 milyar civarı bir bedelle açık artırmaya çıkarmıştı ancak kimse almamıştı. Sonra kardeşim Mehmet, kışın bu ata antrenman yaptırdı ve karakterine bayıldı. Mart ayı gibi İstanbul’a gelip ben de denedim. Aman aman! Üç yaşında, hiç yarış koşmamış bir Arap atı ama sanırsın beş yaşında. Kuvveti, kabiliyeti muazzam. Zaten o günden sonra da birbirimizden hiç ayrılmadık.

Kariyerinizde en üzüldüğünüz anı sorduklarında, 2010 Cumhuriyet Koşusu’ndan bahsetmiştiniz. Kazandığınız büyük bir yarış, nasıl olur da ‘en üzücü an’ olarak hatırlanır?

Ben Kafkaslı’nın üzerinde 57 yarış kazandım. Aynı at ve aynı jokeyin bu kadar yarış kazandığı bir başka örnek yok dünyada. Fakat Cumhuriyet Koşusu’nu hiç kazanamadık. Birlikte dört kez kaybettik. 2010 yılında, Gelibolu adında favori bir safkanla bu koşuya katıldım. Kafkaslı da artık kariyerinin sonuna geliyordu ve biraz düşmüştü. Ona da kardeşim Ömer bindi. Normalde yarış öncesi, atlar starta girmeden jokey arkadaşlarımla hep şakalaşırım. O gün ağzımı hiç açmadım, Kafkaslı sesimi duyup üzülmesin diye. Tanırdı çünkü, “Ben bu hale düştüm, bak bana binmiyor” diye düşünsün istemedim. Zaten o gün sakatlanıp pistte kaldı. Ben de koşuyu kazandım. Yarış bitmiş, kupa merasimindeyiz, benim gözüm hâlâ pistte bekleyen Kafkaslı’da. 1000 tabelalarının orada kalmış hayvan. O da sanki benim kazandığımı hissetmişti. Öyle özel bir bağımız vardı bizim. Sanki bir parçamdı.

Yakın zamanda vefat eden abiniz Remazan Kaya’yla da Kafkaslı sebebiyle sık sık fikir ayrılığı yaşamışsınız, doğru mu?

Sadece Kafkaslı’dan dolayı değil, biz abimle hep kırılır ama hep barışırdık. Ben gitmezdim, o beni çağırırdı yanına. İnatçı ve oldukça dediğim dedik birisiydi fakat bir yandan da çok saf, çok temiz yürekli bir adamdı. Anlaşmazlıklara rağmen benim Selim Kaya olmam, onun Remazan Kaya gibi bir yetiştirici olması, kardeşlerimiz Mehmet ve Ömer’in jokey olarak başardıkları… Hepsini birbirimiz sayesinde yaptık. Aile olmak böyle bir şey. Tek pirketle duvar mı olur?

Kafkaslı konusuna gelince... Abimin atı sonuçta, kararları o veriyordu. Mesela fazla yarış koşması hataydı. Ben Kafkaslı’nın sakatlandığı yarış sonrası, “Atlar sahiplerini seçemiyor” tarzı bir lâf etmiştim buna sinirlenip. Kafkaslı, emekliliğinden sonra aygırlığını da Karacabey’deki TJK harasında, modern imkânlarla yapabilirdi. Ancak abim sezonda 120 aşım (çiftleşme) istemiş, TJK 80 aşım önermiş. Anlaşamadılar tabii. At, adamın atı sonuçta ama TJK istediğini vermedi. Ne oldu sonra? Hayvan, Urfa sıcağında, amatör şartlarda çiftleşirken kalp krizi geçirip öldü. “Türkiye’nin en iyi atı Urfa’ya geldi” diye herkes ayaklanmıştı. Her önüne gelen kısrağını çekmek istiyordu. Abim de yufka yüreğinden kıramıyordu kimseyi. Sonuçta, ülke atçılığına yıllarca hizmet edebilecek bir değeri kaybettik.

Yurt dışında en çok yarış görmüş Türk jokeylerden biri olarak seviyemizi değerlendirebilir misiniz?

Dünyaya ayak uyduramıyoruz ki... Bizim atçılığımızın mevcut tüzükleri 1973’ten kalma. Geçenlerde uluslararası yarışlarda da gördük, içimiz şişti resmen. Bir yarış bile kazanamadık. Üç gün herkes konuşur, üç gün sonra yine unutulur. Bize bu kafayla en iyi atı ver, yine hiçbir şey olmaz.

Ben Dubai’de beş ay çalıştım, paha biçilemez tecrübeler edindim ve atçılığın nasıl olması gerektiğini gördüm. Askerlik gibi bir deneyimdi benim için. Ancak başarılı olamadım. Neden? Değil iyi at vermek, yarışa bile sokmuyorlar ki seni. Selim Kaya olarak gidip orada aprantilik yaptım. Ama tecrübeme tecrübe kattı. Ardından sevgili Nevzat Seyok abimizin Pan River isimli atıyla Dubai’de yarışma şansı buldum. Hatta bir yarışta Avrupa’nın en iyi jokeyi Frankie Dettori’yi geçtim. Gelip elimi sıktı, tebrik etti. Bana o fırsatı vermeyenleri utandırdım. Bakmayın, bizim yetenek eksiğimiz yok zaten. Örneğin bugün bir Halis Karataş, ABD’de, İngiltere’de doğsaydı, dünyanın ilk beş jokeyinden biri olurdu.

Yarış kariyerinizi yurt dışında sürdürmemek, sizin için bir pişmanlık mı? Veya başka pişmanlıklarınız oldu mu?

Benim hep kilo sorunum vardı. Çoğu jokeyden uzun boylu ve biraz kemikliyim. Dolayısıyla ABD’de 54 kiloyla binmem mümkün değildi. İngiltere’de, Fransa’da veya Dubai’de de fırsat bulmanın zor olduğunu gözlerimle gördüm. Türk atçılar var mesela yurt dışında yarışan, onlar bile bize bindirmiyor. Mesela İbrahim Aracı, geçenlerde İngiltere’den safkanı Crimean Tatar’ı getirdi. Burada dahi yabancı jokeye bindirdi. Biz kendi evladımıza bakmadığımız sürece, kim bizim çocuğumuzun beşiğini sallar? Anlayacağın, yurt dışı konusu bir pişmanlık değil. Bak ama yaşlandım, pişman oldum mesela. Bir daha gelirsem yaşlanmayacağım. En iyi pişmanlık bu.

Peki “Atlar olmasa tımarhaneye düşerdim” açıklamasını yapmış biri olarak, ‘Deli’ lakabınızla aranız nasıl?

Akıllı adam, deli adamdır. Gülen deli de hiçbir zaman akıllanmaz. (Gülüyor) Bizim doğamızda da bu var demek ki... Az önce bahsettiğim, ayrımcılığa maruz kaldığım zor dönemlerde psikolojik problemler yaşadım. Eşim o dönemde yanımda olmasaydı, muhtemelen ben de bugün yarışıyor olmazdım.

Yine de artık eskisi kadar sık yarışmıyorsunuz ve hayranlarınız bu duruma biraz tepkili gibi...

Evet, haklısın. Ömer kardeşimin pistte yarışırken hayatını kaybetmesi ve hemen ardından Remazan Abimin ölümü nedeniyle yazın yarışmayı bile azalttım. Zaten ben kışın fazla yarış koşmam. Bırakalım, orada da genç kardeşlerimiz binsin. Onların tecrübeye ve paraya ihtiyacı var. Benim hiç ihtiyacım yok, zaten kazanmadığım bir tane büyük yarış kalmamış... Bir iki yıl daha böyle devam edip noktayı koyarım. 40 yaşına gelmişim artık. Ne yapayım, at üstünde mi öleyim? Zaten Türkiye’de, sadece adı ‘atçılık’ olan bir şey yapıyoruz. Benim aklımda başka şeyler var. Önce bir altı ay denize çıkacağım. Sonra Hindistan’ı ve Afrika’yı görmeyi çok istiyorum. Ay ışığına bakmam gereken çok yer var...

Ay ışığı mı?

Aynen öyle. Hayatımda çok önemli bir yeri vardır, ne gecelerime şahit olmuştur bir bilsen. Düşünsene; 11-12 yaşında, dağda sürüsünü otlatan bir çocuk. Babası hapiste, evine günlerce ekmek girmemiş. Aklına annesi ve kardeşleri geliyor. Ay ışığı var tepesinde, saatlerce ağlıyor. Sonra ata biniyor, tam jokey olacak ama kaza geçiriyor. Öldü diye haber gidiyor ailesine. Sonra nasıl oluyorsa kalkıyor. Kafkaslı gibi, Ribella gibi büyük şampiyonları buluyor. İstediği, hayalini kurduğu her şeyi başarıyor. Tepesinde yine aynı ay ışığı var, o hiç bir yere gitmemiş. Altından bu kez kendi yatıyla geçiyor... İnanıyorum ki bu işi yapanların yüzde doksanı benim gibi olmak ister. Hayat işte, kısmetli bir adammışım ben...

Atçılık dışında, kadınla erkeğin birlikte yarıştığını gördünüz mü siz? Kadın kadınla, erkek erkekle yarışır. Bizim sporumuzda istisnai bir durum var. Dişi bir at, binicisine inanır ve o güveni alırsa kanında canında ne varsa verir. Bunu bir ten uyumu gibi düşün. Aşk denilen şeyi ortaya o çıkartır. Ancak dişi ata çok saygılı olacaksın. O dokunuş çok önemlidir, bir kısrak bunu hisseder. Mesela, Tarsus Beyazı isimli bir safkanla Kısrak Koşusu’nu kazandık bu sene. Ben binmeden önce sadece bir yarış kazanmış ve ardından hep geçilmiş. Ben bindim, kaç boy farkla kazandı. Burada başka bir şey var. 15 gün önce geçilmiş at, sadece jokeyi değişmiş. Neden böyle oldu? İşte aramızdaki o bağdan dolayı. Önceki yarışlarında dövmüşler, ben bir tane kırbaç vurmadım. Buna hiç ihtiyaç olmadığını anlamıştım ona bakınca. Dişi atlarla oldukça iyi anlaşıyorum.

Johnny Guitar: Bindiğim en iyi İngiliz. Her pistin, her mesafenin atıydı.

Fair Tail: Ayaklarıyla değil, yüreğiyle koşan muhteşem bir kısraktı.

Ribella: Hırsıyla koşan, kariyerimde derin iz bırakmış bir şampiyondu.

Turbo: Kafkaslı ve benim için özel bir rakipti. Hiç binmediğim için üzgün olduğum bir at.

Champs to Champs: ‘Şampiyon karakteri’ diye bir şey varsa, bu safkan kesinlikle ona sahipti.

Tatvan İncisi: Hep problemleri oldu ama son dönemin en iyi kısraklarından. Tam bir kraliçedir.

Bu röportajı yayınlamamıza izin veren Socrates Dergisine çok teşekkür ederiz.

Son DüzenlenmePazartesi, 30 Ekim 2017 19:23

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık